8 Aralık 2019 Pazar

ah vah


8 Aralık 2019
Sevgili ötekinin yenisi, onun bunun vesairesi,

 Bu mektubun adresine karar veremedim. Yağmurun taşlarına yavaş yavaş düştüğü o caddenin karanlık bir köşesini mi yoksa denizin uçsuz bucaksız izlendiği eski bir evin önünü mü yazmalıydım? 

İnsan bazen delirdiğini fark etmiyor biliyor musun? Süzülüp gidiyor boşlukta. Sabahın 5.28’inde oturmuş kendine uğraş ararken arşınlamak istediğin caddeleri barındıran bir dizinin 12.bölümünü de bitirdiğinde bile fark etmiyorsun üstelik. 
Vazgeçmeyeceğim dediğin şeylerden vazgeçiyorsun, yazdığın şeyler mürekkep gibi dağılıyor gözünün önünde. İtiraz etmeye mecali kalmıyor insanın bir süre sonra, ya da itiraz etse de bir şeyin değişmeyeceğini kabullenmiş oluyor. 

Ah insanoğlu! Ne kadar unutkan ne kadar nankör. Güzel şeyleri unutup her şeyin sonuna odaklanıyorlar. Sonu kötüyse - daha doğrusu sonu varsa- o şey kötü oluveriyor. Kabullenmek de kötü mü? Yoksa boşluğa bırakıp olmamış gibi davranmak bir saçmalıktan ibaret mi? 
Rezene çayı içip, ‘’ mayın tarlasında dolaşıp durmuşum ’’ diye mırıldandığın o günlerde asla demeyecekmişsin. Büyük konuşmak hep bir zaafmış. Çünkü gerçekten hayatını mayın tarlasında dolaştırmışsın, haberin yokmuş, tutturmuş bir şarkı gitmişsin. Yani devamında ne derdi ‘’ bir şey olmaz sanmışım’’. Hep oluyor, bilmiyor muyuz? Deneyimledik sanki. 

İşte zaafmış bazı şeyler. Ah bu zaaflar! Ne kadar sinsi ne kadar kırılganlar. Yaşarken bilmediğimiz, sahipken fark etmediğimiz, bir kanser hücresi gibi sinsice yayılan zaaflarımızın gün gelip ruhumuza, boynumuza dolanacağını nereden bilebiliriz? En azınadan ben, beni boğacaklarını, hayatımı kaplayan şeylerin tamamından ibaret olacaklarını nereden fark edebilirdim? Kendinde, ama bir o kadar sarhoş dolanmışız meğer.Hepimiz başında iki şeritli yolun ortasına atlayacak kadar, sonunu düşünmeyecek kadar bizdik oysa ki! Kör olmak değil ama görememek işte. 
Yok edilmiyor, tarihin tozlu sayfalarına mahkum edilemiyormuş bazı olduramayışlar. Hayatının en derinine soktuğun alışkanlıklara, duygulara şahit olan cansız somut eşyalar bile kendilerini yok edemiyormuş - senden daha canlılarmış yine de- . Ondanmış her seferinde boynuna dolanışı  ondanmış her seferinde eline kalem aldırtışı.
Ah bu olduramayışlar işte, ne kadar sahte ne kadar aptalcalar. 
Nefes alırken göğüs kafesine batan şeyler bile daha gerçek bunlardan, daha soyut daha elle tutulur. Olduramayış işte. Kelime olarak bile yok gibi. Yapmışsın ama yapmamışsın gibi. Ortak bahanelerin sığınağı belki de. 

Tüm bunlara rağmen hayattan, daha doğrusu bu noktada yollardan ne beklediğimi bilmiyorum. Belki unutulan şehirlere üzülmeyi istiyorumdur sadece, yahut tarihe karışan, isimsiz kalan o şehirlere doğru yol almayı. Buğulu cama yaslanan yanakların unutmaya ihtiyacın olduğunu hissettirdiği, gözlere dolanları bir çırpıda silip önünü görmeni sağladığı o yolculuklara...

Ah bu yıldızlar! Ne kadar sen ne kadar ben. 
Ulaşılmayacak kadar uzak, istenecek kadar çok. İnatla tırmanmaya çalışan bir çocuğun cesareti, camdan izleyenin uçsuz bucaksız korkusu. Keşfedilmeye hazır ve nazır, sönmeye gün ışığıyla müsait. Var olmaya çalışan ama ışığını güneşten aldığını saklayan. Yolunu kaybetmişlere yol haritalığı yapan…

Ah bu aşk! Ne kadar tükenen - öyleymiş gibi yapan -
 ne kadar 
dağılan - zaten hiç toplanmamış olan- 

28 Ekim 2019 Pazartesi

Veresiye

Her gece biraz farklı geçer farklı evlerin,yorgun ve keskin yüzlerinde. Kimisi gecenin karanlığında bir kar kış kıyametin ortasında içinde susmaktan çekindiği şeyleri kendi kendine mırıldanır,kimisi çığlık çığlığa kalır ama duyan olmaz.Her gece yepyeni yüklerle sabaha varmayı bekler insan.
Bu gece nasıl diye sorulan o klasik soruyu kafada dönüp dolaştırıp cümlelerinin ağırlığı altında kalmak mıdır insan olmak? Çaresi olmayan tek şey ölüm diye teselli etmek midir kendini yaşamak? 
Oysa o gecelerin birinde ansızın yalnızlığını fark ettiğinde,o his herkesi bulduğu gibi seni de bulduğunda yatağına daha da sinersin belki.Arkada en sevdiğin olduğunu sandığın bir şarkı çalar,diğerine geçtiğinde o en sevdiğin olur... 
Bu yüzdendir imrenirler intikam gibi duygularla yıkanmış insanlara.Telaşları vardır çünkü,telaşlar oyalar insanı.Yalnızlığını fark etmezsin.Kafalarında para gibi harcadıkları insanlardan buna sıra gelmez genelde.Bu yöntemin ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır olmasına karşın onlar da herkes gibi biraz delirmiştir.Delirmek herkese özgü bir eyleme dönüşmüştür bu yüzyılda.

Bilmem kaç numaralı sokağın yaşlı bakkalının bile bir telaşı vardır.Veresiye defterinin sonuna ulaşmak veyahut bedava dondurma çubuklarını kabul etmemeye yemin etmek gibi.
Her gece düşünür mü acaba muzır mahalle çocuklarını alt edecek planları? Rüyalarına girer mi yakalarına yapışacağı veresiyenin maaşlı elemanları? Telaşesinin ucu bucağı bu mudur yani?
Başka türlüsü olur mu bilmem zaten.Her gece bu bilinemezlikten farklı geçer biraz da.

Ne kadar meşgul olursan ol - ölçünün yaşlı bakkal olduğu meşguliyet durumu - yalnızlığınla baş başa kaldığında lakırdı edeceğin tek şey belki pencerenin önünde duran yetiştirmeye çalıştığın lavanta demetidir,belki belli belirsiz yanan ve düzeltilmesi için falanca kez aranan belediyenin umursamadığı sokak lambasıdır. 

Neyse ki yalnızlığın yolları hep aynı virajda dönüp duruyor
hepimiz için ötekinin yenisi,onun bunun vesairesi...

7 Mayıs 2018 Pazartesi

Çığlıklara gebe

Avaz avaz çığlık atmak istedi pencereye doğru.Ben buradayım ve kaybolmadım demek için. Belki bir kaç evin ışığı açılırdı.İnsanlar birine bir şey oluyor sanıp polisi arardı belki de.
Haksız sayılmazlardı.
Birine bir şey oluyordu ama bunun için polise gerek yoktu.
Sadece birine elle tutulur gözle görülür bir şey olmuyordu.
Evet boğuluyordu , soyutluğun ve belirsizliğin okyanusunda.



Doğru düşünüyordu;

Özgür olmak bu kadar zor olmamalıydı.Işıkları kapatıp kendini en saf halinle izlemek.

Geçmişten kaçarken en saf halini yolun başında bırakıp ayak izlerini bir süre sonra tanıyamamak kader miydi? Yoksa sadece kendisi mi böyleydi? Geçmişi bırakabilmek hep 1.adımı gibi gelirdi özgürlüğün.O basamağı geçtiğin an belki her şey daha da kolaylaşırdı.O yüzden geçmişten kaçmak kolay gelirdi.Koşardın ve her şeyi yolun başında bıraktığını sanardın.O kadar hızlı kaçardın ki ondan, bir çemberin içinde olduğunu,eninde sonunda aynı noktaya dönebileceğini fark edemezdin.Ve tekrar başlangıca geldiğinde zihninin dengesizliği çıktığını sandığın o özgürlük basamağından seni iterdi.Özgür olamamaktan daha kötüsünü yaşardın o zaman; Özgür olduğunu sanardın.Çünkü prangalarını fark edemeyecek kadar kadar kör olduysan özgürlük ne demek unutmuş sayılırdın.



Kolay değildi.Savaşmak hep en gerekli olan şeyiydi hayatımızın.Diri tutardı seni.Ama asla unutturmazdı.Bu yüzden geçmişi bırakmak değil kabullenmekti aslolan.Kolaylaşacağını sandığın özgürlük merdiveninin binlerce basamağı vardı.Devam ederdin ve her birinde daha özgür hissederdin.Bitirebilir miydin? Bilinmezdi.

Ben olsam diye düşündü kendi kendine '' ben olsam o merdivenleri ikişer ikişer dizlerimi kanata kanata da olsa çıkardım.''
Ama yapmıyordu.
Kendi içinde yarattığı  ve feryat figan eden savaşını özgülüğe kabul ettiremeyeceğini farkındaydı.Özgürlük barış isterdi.
Zaten diğer bir adımın ismini söylemeye çekindiği, düşünmek istemediği bir şey olmasından rahatsızlık duyuyordu.

Masumiyet.


Masumiyet en az geçmiş kadar sert ama fark edilmekte geç kalınan bir gerçekti , bir süre sonra yolculuğunda sana yük olması da öyle.Onu yolun sonuna kadar taşıyanlar iyiliğin içindekileri farkına varıyor, yolun yarısında onu eski bir eşya gibi fırlatanlar geleceği bulanık görmeye başlıyordu.

Eski bir eşya yerine koyduğun masumiyet ucunu göremediğin iki yolun başında değerli bir antikaya dönüşüyordu.Eğer masumiyetini ellerinde parçalamadıysan denize doğru, dikenlerle dolu yolun sonundaki umudu görebiliyordun.
Eğer çoktan terk ettiysen, yemyeşil ormanın sonundaki dipsiz kuyuyu fark edemiyordun.





Işığı geri açtı.Gardını neye karşı aldığını bilmiyordu.Pencere hala aralıktı.Dışarıdan köpek sesi geldiğinde Desise sıçrayarak aniden pencere önünden içeri atladı.Saksının düşüşünü tiz bir kırılma sesiyle idrak edebildi ve tepki veremedi. 
Aniden kapı açıldı ,bu sefer sıçrayan kendisiydi.
Kapının ucundan soruldu;
''İyi misin bir şeye ihtiyacın var mı?
''İyiyim'' dedi sakince,saksı duyulmamıştı demek ki. 
Kapıya bakarken fark etti
Evet boğuluyordu ama bu sefer kıyıya vurmuş bir balık boğulmasıydı bu.Dalgaların örttüğü çırpınışlarını sadece kendisi biliyordu..

Tekrarladı
''İyiyim, dışarı çıksak daha iyi olacak gibi''