16 Ocak 2025 Perşembe

3 Ağustos 2023 Perşembe

3 Ocak 2023 Salı

Görüşürüz ( şimdilik )





Yeni yıldan beklentilerimi genelde buraya dizdiğimde başlarına maalesef bir ton şey geliyor. O yüzden bu senelik hepsi bana kalacak. O kadar da nefret edilen biri olmamama rağmen insanları bazen anlayamıyorum. 

Terapistim ve ben aldığımız kararları uygulamakta zorlanan iki kişiyiz. Bu nedenle birbirimize tatlı tatlı sitem ediyoruz. Her görüşmede detoks kelimesini bin kez kullanıp yine ertesi hafta bir şey yapmıyoruz. Kendisi bana terapilerimizi yazmanın iyi yönde bir etkisi olabileceğini söyledi. Haksız da sayılmaz. 2017'yi düşündüğümde yazmanın terapiden daha iyi geldiğini biliyorum. Gerçi eskisi gibi hiçbir şeyi taktığım da söylenemez. Keep goin diyorum aynaya bakıp ve devam ediyorum. Ahmet'in kendimi bulutlu hissettiğimde ''kendimi çok ciddiyim telefrikden aşağı atarım'' tehditleri de işe yarıyor olabilir pek tabii %2 falan. Yapar çünkü. 

 Aylardır sadece bir iki üç dört sekiz okuyucuma açık olan blogumu tekrar herkes yapma sebebim elbette ki buradan devam edecek olmam değil. Terapistimle verdiğimiz detoks kararlarının kimini uygulayabildim, kimini o kadar boşverdim ki saatler geçirdim. Yine küçük minik bir karar alarak, yeni yılda 2017'den beri açık olan, binlerce kişiye ulaşan ( hayır mübalağa değil ), içinde 250 tane yayınlanmamış hikaye, itiraf, duygu, mutluluk olan blogumu kapatma ve aslında taşıma kararı aldım. Sebebine gelince, sizce de 2017 çok uzun bir süre değil mi? Ben herhangi bir şeye bu kadar uzun katlanamıyorum. Yakıp yıkmam gerekiyor ki en iyisini getirebileyim. 5 yıl için kendime teşekkür ederim. Tabii benim ne denli dengeli biri olduğumu biliyorsanız, belki bu blogu geri açarım. 

Unutmadan, yeni blogum https://algizdotblog.wordpress.com/

Xoxo

Ben

8 Aralık 2019 Pazar

ah vah


8 Aralık 2019
Sevgili ötekinin yenisi, onun bunun vesairesi,

 Bu mektubun adresine karar veremedim. Yağmurun taşlarına yavaş yavaş düştüğü o caddenin karanlık bir köşesini mi yoksa denizin uçsuz bucaksız izlendiği eski bir evin önünü mü yazmalıydım? 

İnsan bazen delirdiğini fark etmiyor biliyor musun? Süzülüp gidiyor boşlukta. Sabahın 5.28’inde oturmuş kendine uğraş ararken arşınlamak istediğin caddeleri barındıran bir dizinin 12.bölümünü de bitirdiğinde bile fark etmiyorsun üstelik. 
Vazgeçmeyeceğim dediğin şeylerden vazgeçiyorsun, yazdığın şeyler mürekkep gibi dağılıyor gözünün önünde. İtiraz etmeye mecali kalmıyor insanın bir süre sonra, ya da itiraz etse de bir şeyin değişmeyeceğini kabullenmiş oluyor. 

Ah insanoğlu! Ne kadar unutkan ne kadar nankör. Güzel şeyleri unutup her şeyin sonuna odaklanıyorlar. Sonu kötüyse - daha doğrusu sonu varsa- o şey kötü oluveriyor. Kabullenmek de kötü mü? Yoksa boşluğa bırakıp olmamış gibi davranmak bir saçmalıktan ibaret mi? 
Rezene çayı içip, ‘’ mayın tarlasında dolaşıp durmuşum ’’ diye mırıldandığın o günlerde asla demeyecekmişsin. Büyük konuşmak hep bir zaafmış. Çünkü gerçekten hayatını mayın tarlasında dolaştırmışsın, haberin yokmuş, tutturmuş bir şarkı gitmişsin. Yani devamında ne derdi ‘’ bir şey olmaz sanmışım’’. Hep oluyor, bilmiyor muyuz? Deneyimledik sanki. 

İşte zaafmış bazı şeyler. Ah bu zaaflar! Ne kadar sinsi ne kadar kırılganlar. Yaşarken bilmediğimiz, sahipken fark etmediğimiz, bir kanser hücresi gibi sinsice yayılan zaaflarımızın gün gelip ruhumuza, boynumuza dolanacağını nereden bilebiliriz? En azınadan ben, beni boğacaklarını, hayatımı kaplayan şeylerin tamamından ibaret olacaklarını nereden fark edebilirdim? Kendinde, ama bir o kadar sarhoş dolanmışız meğer.Hepimiz başında iki şeritli yolun ortasına atlayacak kadar, sonunu düşünmeyecek kadar bizdik oysa ki! Kör olmak değil ama görememek işte. 
Yok edilmiyor, tarihin tozlu sayfalarına mahkum edilemiyormuş bazı olduramayışlar. Hayatının en derinine soktuğun alışkanlıklara, duygulara şahit olan cansız somut eşyalar bile kendilerini yok edemiyormuş - senden daha canlılarmış yine de- . Ondanmış her seferinde boynuna dolanışı  ondanmış her seferinde eline kalem aldırtışı.
Ah bu olduramayışlar işte, ne kadar sahte ne kadar aptalcalar. 
Nefes alırken göğüs kafesine batan şeyler bile daha gerçek bunlardan, daha soyut daha elle tutulur. Olduramayış işte. Kelime olarak bile yok gibi. Yapmışsın ama yapmamışsın gibi. Ortak bahanelerin sığınağı belki de. 

Tüm bunlara rağmen hayattan, daha doğrusu bu noktada yollardan ne beklediğimi bilmiyorum. Belki unutulan şehirlere üzülmeyi istiyorumdur sadece, yahut tarihe karışan, isimsiz kalan o şehirlere doğru yol almayı. Buğulu cama yaslanan yanakların unutmaya ihtiyacın olduğunu hissettirdiği, gözlere dolanları bir çırpıda silip önünü görmeni sağladığı o yolculuklara...

Ah bu yıldızlar! Ne kadar sen ne kadar ben. 
Ulaşılmayacak kadar uzak, istenecek kadar çok. İnatla tırmanmaya çalışan bir çocuğun cesareti, camdan izleyenin uçsuz bucaksız korkusu. Keşfedilmeye hazır ve nazır, sönmeye gün ışığıyla müsait. Var olmaya çalışan ama ışığını güneşten aldığını saklayan. Yolunu kaybetmişlere yol haritalığı yapan…

Ah bu aşk! Ne kadar tükenen - öyleymiş gibi yapan -
 ne kadar 
dağılan - zaten hiç toplanmamış olan- 

28 Ekim 2019 Pazartesi

Veresiye

Her gece biraz farklı geçer farklı evlerin,yorgun ve keskin yüzlerinde. Kimisi gecenin karanlığında bir kar kış kıyametin ortasında içinde susmaktan çekindiği şeyleri kendi kendine mırıldanır,kimisi çığlık çığlığa kalır ama duyan olmaz.Her gece yepyeni yüklerle sabaha varmayı bekler insan.
Bu gece nasıl diye sorulan o klasik soruyu kafada dönüp dolaştırıp cümlelerinin ağırlığı altında kalmak mıdır insan olmak? Çaresi olmayan tek şey ölüm diye teselli etmek midir kendini yaşamak? 
Oysa o gecelerin birinde ansızın yalnızlığını fark ettiğinde,o his herkesi bulduğu gibi seni de bulduğunda yatağına daha da sinersin belki.Arkada en sevdiğin olduğunu sandığın bir şarkı çalar,diğerine geçtiğinde o en sevdiğin olur... 
Bu yüzdendir imrenirler intikam gibi duygularla yıkanmış insanlara.Telaşları vardır çünkü,telaşlar oyalar insanı.Yalnızlığını fark etmezsin.Kafalarında para gibi harcadıkları insanlardan buna sıra gelmez genelde.Bu yöntemin ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır olmasına karşın onlar da herkes gibi biraz delirmiştir.Delirmek herkese özgü bir eyleme dönüşmüştür bu yüzyılda.

Bilmem kaç numaralı sokağın yaşlı bakkalının bile bir telaşı vardır.Veresiye defterinin sonuna ulaşmak veyahut bedava dondurma çubuklarını kabul etmemeye yemin etmek gibi.
Her gece düşünür mü acaba muzır mahalle çocuklarını alt edecek planları? Rüyalarına girer mi yakalarına yapışacağı veresiyenin maaşlı elemanları? Telaşesinin ucu bucağı bu mudur yani?
Başka türlüsü olur mu bilmem zaten.Her gece bu bilinemezlikten farklı geçer biraz da.

Ne kadar meşgul olursan ol - ölçünün yaşlı bakkal olduğu meşguliyet durumu - yalnızlığınla baş başa kaldığında lakırdı edeceğin tek şey belki pencerenin önünde duran yetiştirmeye çalıştığın lavanta demetidir,belki belli belirsiz yanan ve düzeltilmesi için falanca kez aranan belediyenin umursamadığı sokak lambasıdır. 

Neyse ki yalnızlığın yolları hep aynı virajda dönüp duruyor
hepimiz için ötekinin yenisi,onun bunun vesairesi...

7 Mayıs 2018 Pazartesi

Çığlıklara gebe

Avaz avaz çığlık atmak istedi pencereye doğru.Ben buradayım ve kaybolmadım demek için. Belki bir kaç evin ışığı açılırdı.İnsanlar birine bir şey oluyor sanıp polisi arardı belki de.
Haksız sayılmazlardı.
Birine bir şey oluyordu ama bunun için polise gerek yoktu.
Sadece birine elle tutulur gözle görülür bir şey olmuyordu.
Evet boğuluyordu , soyutluğun ve belirsizliğin okyanusunda.



Doğru düşünüyordu;

Özgür olmak bu kadar zor olmamalıydı.Işıkları kapatıp kendini en saf halinle izlemek.

Geçmişten kaçarken en saf halini yolun başında bırakıp ayak izlerini bir süre sonra tanıyamamak kader miydi? Yoksa sadece kendisi mi böyleydi? Geçmişi bırakabilmek hep 1.adımı gibi gelirdi özgürlüğün.O basamağı geçtiğin an belki her şey daha da kolaylaşırdı.O yüzden geçmişten kaçmak kolay gelirdi.Koşardın ve her şeyi yolun başında bıraktığını sanardın.O kadar hızlı kaçardın ki ondan, bir çemberin içinde olduğunu,eninde sonunda aynı noktaya dönebileceğini fark edemezdin.Ve tekrar başlangıca geldiğinde zihninin dengesizliği çıktığını sandığın o özgürlük basamağından seni iterdi.Özgür olamamaktan daha kötüsünü yaşardın o zaman; Özgür olduğunu sanardın.Çünkü prangalarını fark edemeyecek kadar kadar kör olduysan özgürlük ne demek unutmuş sayılırdın.



Kolay değildi.Savaşmak hep en gerekli olan şeyiydi hayatımızın.Diri tutardı seni.Ama asla unutturmazdı.Bu yüzden geçmişi bırakmak değil kabullenmekti aslolan.Kolaylaşacağını sandığın özgürlük merdiveninin binlerce basamağı vardı.Devam ederdin ve her birinde daha özgür hissederdin.Bitirebilir miydin? Bilinmezdi.

Ben olsam diye düşündü kendi kendine '' ben olsam o merdivenleri ikişer ikişer dizlerimi kanata kanata da olsa çıkardım.''
Ama yapmıyordu.
Kendi içinde yarattığı  ve feryat figan eden savaşını özgülüğe kabul ettiremeyeceğini farkındaydı.Özgürlük barış isterdi.
Zaten diğer bir adımın ismini söylemeye çekindiği, düşünmek istemediği bir şey olmasından rahatsızlık duyuyordu.

Masumiyet.


Masumiyet en az geçmiş kadar sert ama fark edilmekte geç kalınan bir gerçekti , bir süre sonra yolculuğunda sana yük olması da öyle.Onu yolun sonuna kadar taşıyanlar iyiliğin içindekileri farkına varıyor, yolun yarısında onu eski bir eşya gibi fırlatanlar geleceği bulanık görmeye başlıyordu.

Eski bir eşya yerine koyduğun masumiyet ucunu göremediğin iki yolun başında değerli bir antikaya dönüşüyordu.Eğer masumiyetini ellerinde parçalamadıysan denize doğru, dikenlerle dolu yolun sonundaki umudu görebiliyordun.
Eğer çoktan terk ettiysen, yemyeşil ormanın sonundaki dipsiz kuyuyu fark edemiyordun.





Işığı geri açtı.Gardını neye karşı aldığını bilmiyordu.Pencere hala aralıktı.Dışarıdan köpek sesi geldiğinde Desise sıçrayarak aniden pencere önünden içeri atladı.Saksının düşüşünü tiz bir kırılma sesiyle idrak edebildi ve tepki veremedi. 
Aniden kapı açıldı ,bu sefer sıçrayan kendisiydi.
Kapının ucundan soruldu;
''İyi misin bir şeye ihtiyacın var mı?
''İyiyim'' dedi sakince,saksı duyulmamıştı demek ki. 
Kapıya bakarken fark etti
Evet boğuluyordu ama bu sefer kıyıya vurmuş bir balık boğulmasıydı bu.Dalgaların örttüğü çırpınışlarını sadece kendisi biliyordu..

Tekrarladı
''İyiyim, dışarı çıksak daha iyi olacak gibi''




15 Nisan 2018 Pazar

camgöbeği

camgöbeği merdivenlerin 4.basamağından denizi izliyordu,burası belki en tepe nokta değildi ama  vapurların gidip gitmediğini anlamaya çalışmak beyninde gardiyan gibi her an aklını avlamak için dolaşan tilkileri kenarı itiyor ve 2 dakikalığına da olsa kendine biraz zaman tanıtıyordu.

2 yıl önce tam bu merdivenlerde kendini bitirebileceğine şahit olduğu biriyle oturup yine gemileri tartışıyordu.
fark etmeden elindeki şişeye vurarak çıkardığı ses
e kaydı dikkati. ya tırnakların çıkardığı ses çok güçlüydü ya da beynindeki uğultuyla birlikte karışıp havada asılı kalınca öyle geliyordu insana.keşke şu an kafasını kesip atabilseydi belli bir süreliğine.cevabını almadığı sorular olduğu zaman her insan gibi deliriyordu,ama bu sefer öyle değildi çünkü bu sefer karşısında bağırabileceği kızabileceği hiç kimse yoktu.bu sefer soruları kendisine sormuştu ve sadece oturup soru gemisinin kafasındaki koca denizde karaya ulaşmasını bekliyordu.yani aslında  teorik olarak bekleyemiyordu çünkü biliyordu ki cevapları kendisi bile bulamayacaktı.gerçi çok küçükken hep böyleydi,insanlara amansız sorular sorar cevap alamayınca dönüp aynaya sorar yine cevap alamayınca cevaplar uydururdu.bir keresinde acının niye soyut bir şey olduğunu sorgularken cevabını bulduğunu iddia etmiş ve herkese aynı şeyi anlatmaya başlamıştı. belki de acı soyut değildi görebiliyorduk tutabiliyorduk ama acı olduğunu bilmiyorduk.
çok küçüktü,tabii ki istediği gibi şeyler uydurabilirdi ayrıca kendini kandırdığını hiç düşünmezdi nasıl olsa herkes evet der geçerdi. oysa biraz yıllar geçince işlerin öyle yürümediğini öğrenmiş ve bu biraz zaman almıştı.
kendi bildiği yoldan dönmese bile, bir şeyler uydursa bile bunlara kendisi de inanmıyor ve kaçıyordu.insan kendi uydurduğu şeylerden kaçar mıydı?
normalde anlamalıydı ,kimseye kendisinden zarar gelmezdi,içini en iyi kendisi bilirdi ve kendi kendine kötülük yapmazdı.
en azından öyle sanardı herkes.
ama yapardı.
kendini en çok zihninden korumaya başlardın bir süre sonra.aldığın kararlar en çok zarar veren şey olurdu sana her zaman
kendi kendisinin kurdu olmalıydı,olmalıydı ki kendi kendine zarar veremesin.bilsin içini, en derinini ve en dipsizliğini, ölçebilsin acımasızlığını.
ya da hiç açmamalıydı zihnini ne kendisine ne de başkasına, açmamalıydı ki zaaflarını bilemesin kimse ve kullanamasın.
çünkü çok iyi biliyordu ,özünden başka bitirecek kimse yoktu onu.var eden de oydu yok eden de o olacaktı.
vazgeçerdin,kaybederdin,düşerdin ama hiç bir zaman yediremezdin kendine kabullenmeyi.bunu bilirdi kafanın içindeki dünya ve ona göre davranırdı sana.oraya odaklıyken ölsen fark etmezdin.
tam da bu yüzden bitirebilirdi seni.


bir anlığına gözlerini kıstı,vapurlar gidiyor gibi gelmişti.gelebilirdi çünkü miyoptu ve belki gitmiyordu,yani anlayamazdı pek.camgöbeği diye uydurduğu merdivenler baktı.gitmeliydi.inmesi zaman alırdı 4 basamağı.pek bırakmak istemezdi,burayı zihni gibi bıraksaydı peşinde dolanacaktı hep bir hayalet gibi.
bu sefer o kaçmamıştı,kaçan zamanı bekliyordu.
birini bırakmıştı,içinde kendisi vardı
dönecekti,döndü
ne bıraktığını buldu,ne de kendisini.




3 Nisan 2018 Salı

Neyse,17

  17 oldum.
Ve hiç harika bir yanı yok.
Hani gençlik? oradan oraya koşturma falan?
O kadar abartılınca hepsi gökten skill olarak gelecek diye düşünmüştüm oysa ki. 

Yine de doğum günlerini seviyorum bana bir şeylerden kaçma hakkı veriyormuş gibi geliyor. Bugün doğum günüm demek ki her şeyi yapabilirim demekten başka bir şey yaptığım yok aslında son yıllarda. Kısacası ben hala aynı tas aynı hamam iflah olmaz bir insanım ve 17 nin bunu değiştirebileceğine pek inanmıyorum.

Ama kabul edelim ki 17 yıla anca bu kadar anı,şehir,insan sığdırılabilirdi ve kabul edelim ki bir insan anca bundan bu kadar şikayet edebilirdi.
Tek bir şehirde doğup aynı insanlarla orada kalmak isterdim olayı sıkıcı geliyor ama sürekli gezip yeni insanlarla tanışma fikri de beni boğuyor, yani anlaşılacağı üzere hangisine sahip olursam olayım hep bir yanım diğeriyle olacak.
-21.yüzyıl gençlerinin hep fazlasını isteme problemi 1-

Bu yaşıma piyano derslerinden tutun çok sağlıklı düşüneceğim terapilerine kadar bir sürü şey bıraktım. Bıraktım derken hepsini yarım bıraktım
.
Genelde ya hepsiyim uğraştğım şeylerin ya da hiç biri. Ben bile bunu henüz çözemedim çünkü henüz 17, daha 17 ve bir ortam yok- evet bir ayarım yok ayarsızım-
-21.yüzyıl gençlerinin dengesiz olma sorunsalı 2-

Yani anlaşılacağı üzere pek değişik bir yanı yok, sorulmadı zaten bana istiyor musun bunu? diye. Ama bekliyorum alacağım delice kararları ve “ ne yapabilirim gençtim” cümlesinin arkasına sığınmayı.

Keşke insanlardan ve şehirlerden kaçabildiğimiz gibi yaşlardan da kaçabilseydik. O zaman en küçük ve en genç ben kalırdım.Çünkü her durumdan kaçabildiğimi düşünürüm hep
Yapamadın kaç
Sevmedin kaç
Alışamadın kaç
Gerçi herkes çok meraklı kaçmaya gitmeye falan çünkü hep kolay olanın gitmek olduğu sanılıyor. Bir şeyleri geride bırakmak hiçbir zaman kolay bir olay olmayacak sanırım , sadece insanlar öyle zannedecek.Büyümek gibi.
Oradan oraya bir sandal gibi savrulmayanlar anlayamayacak bunu. Empati pek beklediğimiz bir durum değil zaten.

Kaçıyoruz kaçmasına da; Ya hiçbir yere gitmiyorsak? Ya cidden kaçamıyorsak ve bizi farklı formlarda buluyorsa kaçtığımız şeyler? O zaman 17 olmamın pek bir anlamı kalır mıydı?- Hala bir anlamı yok- Daha doğrusu uğraşmak mantıklı olur muydu?

Son olarak 17 bana güzel şeyler getirmeni dilemiyorum getirmeni istiyorum.
-Evet artık delicesine güzel şeyler-